Sık Sorulan Sorular

Vertebroplasti ve kifoplastinin en çok uygulandığı hasta grubu kemik erimesine bağlı omurların zayıfladığı, kırık riski taşıdığı veya kırıldığı olgulardır. Bu hastalarda şiddetli bel sırt ağrıları olmakta ve ağrı ağrı kesici ve korse gibi yöntemlerle de geçmemektedir. İşte bu olgularda omurga tıbbi çimento ile güçlendirilerek ağrılar giderilir.

Bir çok hastada genel anestezi uygulanmadan sedoanaljezi yöntemi ve lokalanestezi ile bu işlemler yapılabilir. Ancak hastaların rahatsız olması durumlarında nadiren genel anesteziye başvurulur.

Vertebroplasti işlemi 20-30 dakika, kifoplasti işlemi 45 dakika kadar sürer.

Aynı seansda birden fazla omurgaya işlem yapılabilirse de önerilen aynı seansda en fazla üç omurgaya uygulanması ve her omurgaya yapılan işlem arasında 15 dakika ara verilir.

Hastaların %95’inde ağrılar tamamen geçer.

Vertebroplastiye bağlı gelişecek komplikasyonların en sık görülen(Akciğer damarlarının tıkanması). Ayrıca tıbbi çimentonun omuriliğin geçtiği kanala sızması durumunda bacaklarda kuvvet kaybı gelişebilir. Bu riskler oldukça düşük olup, sızıntı kifoplasti yönteminde hemen hemen olmamaktadır.

Kifoplasti ve vertebroplasti karşılaştırıldığında ağrının giderilmesi bakımından aralarında önemli bir fark yoktur. Ancak kifoplasti vertebroplastiye oranla daha pahalı bir uygulamadır.

Kifoplastinin üstünlükleri omurgadaki çökmenin balon yardımıyla kaldırılarak yüksekliğin arttırılması ve böylece kifozun düzeltilmesi, ayrıca sementin omurga dışına kaçma ihtimalinin çok düşük olmasıdır.

Omuriliğin gerilmesine bağlı olarak, ilerleyici ortopedik şekil bozuklukları, ayak ve bacaklarda kuvvetsizlik, bel ve/veya bacaklarda ağrı, skolyoz ve idrar-dışkılama kusurunun görülebilidiği bir klinik tablodur.

Anne karnındaki dönemde , omuriliğin yapışmasına veya gerilmesine neden olan kalın filum, ayrık omurilik, miyelomeningosel, lipomiyelomeningosel gibi nedenler omuriliğin gerilmesine neden olurlar. Normal gebelik haftasında doğan bebeklerin %98’inde omuriliğin son kısmı (konus) L2–L3 aralığına, %1–2 olguda ise L3 vertebra düzeyine kadar uzanmaktadır. Doğum sonrası üçüncü ayda konus hemen hemen erişkinde olduğu gibi L1–2 aralığı düzeyindedir. Gergin omurilik tanısının konulabilmesi için omuriliğin son kısmının L2–3 düzeyinin altında olduğunun radyolojik olarak gösterilmesi gereklidir. Ancak omurilik normal sonlanma yerinde sonlansa bile gergin omurilik sendromu görülebilir.Lipomiyelomeningosel,dermal sinus traktusu, kalın filum,ayrık omurilik malformasyonları, miyelomeningosel veya lipomiyelomeningosel tamirlerinden sonra oluşan skar dokusu ve yapışıklıklar da gergin omurilik sendromuna neden olabilirler.

Gergin omurilik sendromunda omurilik etkilenmektedir. Adale erimesi, reflekslerde azalma ve idrar kaçırma omuriliğin son kısmının etkilendiğinin göstergesidir. Erişkin dönemde gerilen omurilik sendromlu hastalarda ağn ve ürolojik bulgular ön plandadır. Çocukluk çağında ise cilt bulguları (kıllanma, kapiller hemanjiomlar, anjiomatoz nevüsler, ve atretik meningoseller vb.), ayak-bacak deformiteleri ve skolyoz görülebilir. Gergin Omurilik Sendromu olgularında belirti ve bulgular doğumdan itibaren bulunabilecegi gibi, ileri yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir.

MRG ilk tercih edilecek radyolojik incelemedir. EMG hastalığın tanısında, takibinde ve ameliyat esnasında yararlanılmaktadır.

Tedavide erken tanı ve erken ameliyat esastır. Ameliyatta omurilik sonlanma yeri olan gergin filum terminale kesilerek omurilik serbestleştirilir.

Epidural kanama genellikle, beyini kaplayan üç zar tabakasının en dışta olanı duramater üstündeki bir kan damarının yırtılmasına sebep olan bir kafa yaralanmasının sonucunda ortaya çıkar. Sıklıkla kafatasında kırığın izlendiği travma sonucu oluşur. Kırık hattının atardamar üzerinden geçtiği durumlarda damar yırtılarak beyin ve kafatası arasındaki dar boşluğa fazla miktarda kan sızması olur ve daha fazla kan toplandıkça, beyin üstündeki basınç artar.Sonuç olarak dura mater ve kafatası arasına kan sızar ve beyine baskı yapan pıhtılaşmış bir kan birikintisi (hematom) oluşur.

Hastalar başlangıçta iyi iken takibinde hızlıca kötüleşebilirler. Belirtiler, yaralanmayı takip eden dakikalar ya da birkaç saat içinde ortaya çıkar. Ani ve şiddetli başağrısı, bulantı, baş dönmesi, kusma, kafa karışıklığı ve artan uyku hali belirtiler arasındadır. Eğer tedavi edilmezse, bir epidural kanama kalıcı beyin hasarına ve hatta ölüme yol açabilir. Çok hızlı teşhis ve acil tedavi önemlidir.

Epidural kanamanın tanısı bilgisayarlı tomografi ile konulur.

Epidural kanamanın boyutu küçük ise aralıklı çekilecek beyin tomografileri(genellikle altı saatte bir) ve nörolojik muayene yapılarak takip edilirler.Ancak kanamanın boyutu büyük ise kanamayı durdurmak ve pıhtıyı çıkartmak için ameliyat gereklidir. Eğer ameliyat acil bir şekilde uygulanırsa, pek çok hastada tam düzelme söz konusu olabilir. Yetişkinler, 6 ay içinde fonksiyonla-rından çoğunu geri kazanacaktır. Çocuklar kafa yaralanmalarında daha hızlı iyileşmeye eğilimlidirler ve iyi bir şekilde düzelirler.

Elektromiyografi(EMG), hastayı fazla rahatsız etmeyecek şiddette doğrusal elektrik akımı kullanılarak, sinirlerin elektrik iletme fonksiyonlarının ölçüldüğü inceleme yöntemidir. Bunun için, parmaklara ve sinirlerin üzerindeki cilt bölgelerine düşük şiddette elektrik akımı uygulanır ve sinirin veya cildin başka bir yerinden bu akım bilgisayarlı aletlerle toplanarak ölçüm yapılır. Böylece sinirin sağlıklı fonksiyon yapıp yapmadığı anlaşılır.EMG tetkiki ,elektrofizyolojik inceleme konusunda eğitim almış Nöroloji uzmanı tarafından yapılır.

EMG iki bölümden oluşur. Sinirlerdeki iletim hızının ölçüldüğü birinci bölümde; kasların üzerine yerleştirilen elektrodlar yardımıyla ilgili sinire çok hafif bir elektriksel uyarı verilerek sinirlerdeki iletim hızı hesaplanır.İkinci bölümde ise çok ince ve özel olarak yapılmış iğneler kullanılarak inceleme yapılacak kaslara ciltten girilerek elektriksel aktivitesine bakılır.Kaslardaki sorunların tanısı için EMG incelemesinde iğne elektrotları kullanılır. Bu yüzden iğne EMG'si olarak da adlandırılır. Özel olarak hazırlanmış iğnelerin içine çok ince bir tel konulması ile kayıt elektrodu haline getirilmişlerdir. Cihaza bağlı bir iğne ilk görüldüğünde elektrik verileceği korkusu uyandırır. Fakat iğne EMG incelemesinde herhangi bir elektriksel uyarı verilmez. Yalnız kaslarda normal veya anormal elektriksel aktivitenin kaydedilmesi için kullanılır. Araştırılan kasa iğnenin ucu direkt olarak yerleştirilir. İğne ucuna yakın olan kas bölgesinde o kasın kasılması için beyinden gönderilen uyarıların oluşturduğu elektriksel aktiviteler çok özel cihazlar aracılığıyla büyütülürler ve cihazın ekranından izlenirler. Görsel incelemenin yanında aynı sinyaller hoparlör sayesinde işitilir hale getirilirler ve incelemeyi yapan doktorun değerlendirmesine önemli katkıları olur.

Her zaman için bir vücut bölgesinde birden fazla sayıda sinir ve kasın incelenmesi gerekmektedir. Yöntem uygulama şekli nedeniyle ağrılı olabildiğinden uygulayıcı bilgi ve deneyimi yardımıyla incelemeyi sınırlayarak gereksiz girişimlerden kaçınır. Bazen de sınırlı gibi görünen ve kısa sürmesi planlanan incelemeler, uygulama sırasında elde edilen verilere göre genişletilebilir. EMG'de her hasta için hastalığına uygun ayrı inceleme planları uygulandığından standart bir inceleme süresinden bahsetmek güç olmakla birlikte bu süre 30 dakikadan 2 saate kadar uzayabilmektedir. Bu süre içerisinde hastanın mümkün olduğunca doktora yardımcı olması incelemenin daha sağlıklı olmasını sağlayacak, gereksiz uzamalara engel olacaktır.

• Sinir yaralanmaları (sinir kesisi,trafik kazaları vs.)

• Sinir sıkışmaları (karpal tünel sendromu vs.)

• Boyun ve bel fıtıklarının tanısında

• Sinirlerin fonksiyonlarını bozabilen hastalıkların (şeker hastalığı, böbrek hastalığı gibi) sinirler üzerindeki etkilerinin araştırılması,

• Yüz felci teşhis ve takibi

• Kas ve sinir-kas kavşağı hastalıklarının teşhisi (myasteni,myopati vs.)

• Kas erimeleriyle giden omurilik hastalıklarının (ALS,polio vs.) tanısında

Kalp pili (pacemaker) , kan sulandırıcı ilaçlar(kumadin,aspirin vb.) kullanan ve kan pıhtılaşması bozukluğu olan hastalarda EMG tetkiki uygun şartla sağlanmadan yapılamaz.Çünkü pile yakın bölgelerde yapılan EMG incelemelerde pil ayarları bozulabilir veya kan sulandırıcı ilaça bağlı iğne EMG sırasında kas içi kanamalar olabilmektedir.

Elektroensefalografi (EEG) beyin temel biyoelektrik aktivitesinin incelenmesidir. İşlem küçük elektrotların saçlı deriye yerleştirilmesiyle yapılmaktadır. Canınızın yanması söz konusu olmamakla birlikte bir süre sakin ve hareketsiz kalmanız yeterli olmaktadır. Beynin normal elektriksel faaliyeti başta epilepsi(sara hastalığı) olmak üzere bir çok hastalıkta bozulur ve EEG’yi oluşturan beyin dalgalarındaki değişikliklerin değerlendirilmesi sonucu bozukluğun yeri ve şekli hakkında bilgi sahibi olunur.

Bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MR) gibi inceleme yöntemleri beynin elektriksel faaliyeti konusunda bilgi vermezler. Özellikle bayılma ve kasılma gibi şikayetlerin nedenlerinin araştırılmasında, epilepsi hastalığının teşhisinde ve tiplerinin belirlenmesinde tedaviye karar verdirecek en iyi inceleme yöntemi EEG’dir. Epilepsi Yaşa uygun serebral elektrik olgunlaşmanın değerlendirilmesinde, Psikiyatrik hastalıklar Auralı migren Beyin fonksiyonlarının değerlendirilmesinde

EEG ile sadece beyinin elektriksel dalgalarının kaydı yapılır. Vücuda elektrik verilmez ve ayrıca hiçbir yan etkisi de yoktur.

1. Kesici-delici alet ile olan yaralanmalarda (Cam, bıçak kesileri Vb) 

2. Açık köprücük kemiği kırıklarında etkilenen tarafta el ve kol kaslarında güçsüzlük var ise

3. Damar yaralanmaları ile birlikte olan sinir yaralanmalarında

4. Yaralanmadan 3-6 ay sonra klinik muayene veya EMG ile sinir iyileşme bulgularının saptanmaması durumunda

Genellikle normal vajinal yolla gerçekleştirilen doğum esnasında oluşan bu yaralanma, zor ve uzamış doğumlarda, makat gelişlerde ve bebeğin iri olması gibi durumlarda daha sık görülür. Doğum esnasında bebeğin omuzları , pelviste sıkışabilir.Bebeğin boynunun bir tarafı aşırı miktarda gerildiğinde brakial pleksusu oluşturan sinir demeti değişen oranlarda hasarlanabilir.

Bulgular oluşan sinir hasarının derecesine göre değişiklik gösterebilir Etkilenen elde yumruk yapılamaması, kollar arasında renk farkı, bir kolun diğerine göre daha yumuşak olması, daha büyük bebeklerde cisimlerin hep aynı elle kavranması, elini ağzına götürememe gibi belirtiler brakiyal pleksus hasarını işaret eden bulgulardır.

Boyun ve/veya koltuk altından yapılacak kesilerle brakiyal pleksusu oluşturan sinir demetlerine ulaşılır. Kopuk olan sinirler mikrocerrahi yöntemleriyle onarılır. İçerisinde skar dokusu oluşmuş hastalıklı sinir dokuları çıkartılarak sinir onarımı yapılır. Onarılamayacak derecede yaralanmış sinirlerin tamiri için ise brakiyal pleksusu oluşturan sinir demetinden komşu bir sinirin veya vücudun başka bir yerinde az kullanılan başka bir sinirin hasarlı bölgeye getirilmesi söz konusu olabilir.Bazen yapılan sinir cerrahisine rağmen hastanın omuz, kol ve elinde kuvvetsizlik devam edebilir. Elini başının üzerine getirmekte, dirseğini ve bileğini bükmekte ve parmaklarını oynatmakta güçlük çekebilir. Bu gibi durumlarda tendon transferi adı verilen cerrahi girişim gerekebilir. Tendonlar, kasları kemiklere bağlayan ve eklemlerimizi hareket ettiren yapılardır. Brakial pleksus yaralanması olan hastada, bir tendon, yapıştığı yerden ayrılarak başka bir yere bağlanır ve bu sayede hareket ettirilemeyen eklemlerin hareket ettirilmesi sağlanır. Bu cerrahi yöntem, özellikle omuz, dirsek ve el bileği hareketlerinin kazanılmasını sağlar. Tendon transferi sonrası özel bir eğitim gerektiğinden hastanın doktoruyla işbirliği kurabileceği bir yaşa gelmesi gerekmektedir

Boyun fıtıkları, bilindiği gibi, şiddetli boyun ve kol ağrılarına yol açarlar. Bu durumun başlıca nedeni omurlar arası eklemin yerinden çıkarak kola giden sinirlere bası yapmasıdır. Bu şekilde yakınması olan bir hasta hekime geldiğinde öncelikle cerrahi dışı tüm yöntemler kullanılarak hasta tedavi edilmeye çalışılır. Ancak küçük bir hasta grubunda bası çok olduğu için şikayetler geçmez ve cerrahi ile fıtık çıkartılır.

Aslında sinir kökü üzerindeki bası kaldırılınca ağrı giderilmiş olur. Fakat bundan sonraki aşama, boşalmış olan eklem boşluğunun öylece bırakılıp bırakılmaması, bırakılmayacaksa ne ile doldurulması gerektiğidir. Bir çok merkezde tek seviye fıtık ameliyatından sonra omurlar arası aralık her hangi bir malzeme ile doldurulmazken bazı merkezlerde kemik veya kafes ile bu boşluk doldurulur. Bu doldurma işleminden bir süre sonra iki omur birbirine kaynar.

İki omurun birbirine kaynaması buradaki ameliyattan sonra boyun ve her iki kürek kemiği arasında oluşabilecek ağrıları engellemiş olur. Bununla beraber uzun vadeli izlemlerde komşu seviyelere daha fazla yük binmesine zemin hazırlayabilr. Gerçekten de kaynamalardan sonra komşu seviyelerde zorlanma olduğu, bu da bu seviyelerde dejenerasyonun gelişimini hızlandırdığı bildirilmektedir. İşte bu nedenden dolayı, bu seviyelerde omurlar arası eklem çıkarılınca yeni yapay bir eklem konması fikri doğmuştur.

Yapay eklem, hastanın kendi ekleminin yaptığı işi üstlenir. Yani, eklemin çıkarıldığı bölümde, öne, arkaya, yanlara eğilmeler ve dönme hareketleri yerine getirilebilecektir. Diğer bir deyişle, var olan hareket korunduğu için, komşu seviyelerde dejenerasyonun hızlanmasının önüne geçilmiş olacak.

Fıtık çıkarıldıktan sonra kemiklerin birbirine kaynaması için kalçadan kemik alınmadığı için ek bir işlemde kurtulmuş olunuyor. Ayrıca kaynamayı arttırmak için kafes, plak gibi malzemeler kullanılmayacak, kaynamanın olup olmadığının konrolu için aralıklı röntgenler çekilip şua verilmemiş olacak. Dahası, ameliyattan sonraki seyir oldukça kısaldığından, hastalar kısa sürede işlerinin başına dönebileceklerdir.

Beyin metastazı, beynin dışındaki doku ve organlarda gelişen bir kanserin beyin dokusuna yayılması ve orada da tümör oluşturması demektir.

Kanser hücreleri genellikle beyine kan yoluyla gelir. Beyne ulaştıktan sonra bu hücreler bir ya da birden fazla tümöre neden olabilirler. Vücüdun herhengi bir yerindeki tümörden kopan hücreler kan veya lenf sistemine girerler. Buradan gittikleri ilk yer akciğerlerdir, daha sonra diğer organlara da gidebilirler. Bağışıklama sistemi bu hareketli kanser hücrelerini yok etmeye çalışır ancak kanser hücrelerinin sayısı çok fazlaysa bağışıklık sistemi bunların hepsini birden yok edemez.Akciğerlerin kan akımı direkt olarak beyine gittiği için akciğer kanseri çok hızlı bir şekilde beyne metastaz yapabilir. Bazen bu metastaz o kadar hızlı gerçekleşir ki, akciğer kanseri tanısından önce beyin metastazı tanısı konabilir.Bazı primer organ kanserlerinin belli başlı bir takım organlara metastaz yapma eğilimleri vardır. Örneğin kalın barsak kanseri karaciğer ve akciğere metastaz yapma eğilimindedir. Meme kanseri kemik, akciğerler ve beyine metastaz yapar.

Vücuttaki her tür kanser beyine metastaz yapabilse de en sık olarak akciğer, meme, böbrek ve kalın barsak kanserleriyle melanoma beyne metastaz yapar. Meme ve böbrek kanserleri genellikle beyinde tek tümöre neden olur. Akciğer ve kolon kanseri ile melanoma ise çok sayıda tümöre neden olurlar. Bütün beyin metastazlarının yaklaşık olarak %60’ı akciğer kanserinden köken alır. Bütün meme kanserlerinin de yaklaşık olarak %20-30’u beyne metastaz yapar. Metastatik beyin tümörlerinin yaklaşık olarak ’inde primer tümörün yeri saptanamaz. Bu durumda muhtemelen ilk (primer) kanser oluştuktan ve kana metastaz hücreleri verdikten sonra vücudun bağışıklık mekanizması tarafından yok edilmiştir. Ancak metastaz hücreleri beyine ulaşıp çoğalmaya devam edebilirler.

• En sık beyin metastazı yapan kanserlerdir • Akciğer kanserlerinin yaklaşık %35’i beyine metastaz yapar • Beyin metastazı, primer akciğer kanserinden önce ya da aynı zamanda ortaya çıkabilir • Beyinde birden çok metastaza sık rastlanır

• İkinci en sık beyin metastazı yapan kanserlerdir • Meme kanserlerinin yaklaşık -30’u beyine metastaz yapar • Metastazlar meme kanserin tanısı konduktan birkaç yıl sonra ortaya çıkar • Beyin metastazı genellikle daha genç ve menapoz öncesi kadınlarda ortaya çıkar • Tekli veya çoklu metastatik tümörler eşit sıklıkta görülürler

• Üçüncü en sık beyin metastazı yapan kanserlerdir • Melanomaların yaklaşık olarak %30-40’ı beyin veya meninkslere metastaz yapar • Metastazlar primer tümör tanısı konduktan birkaç yıl sonra ortaya çıkar • Birden çok beyin metastazına sık rastlanır • Metastatik tümörler kan damarlarınca zengin olduğu için kanama eğilimindedirler

• Dördüncü en sık beyin metastazı yapan kanserlerdir • Böbrek kanserlerinin yaklaşık %5-10’u beyin metastazı yapar • Metastazlar primer tümör tanısı konduktan birkaç yıl sonra ortaya çıkar • Metastazlar genellikle tek tümördür • Metastatik tümörde genellikle kan damarları da bulunur

• Beşinci en sık beyin metastazı yapan kanserlerdir • Kalın barsak kanserlerinin yaklaşık %5’i beyine metastaz yapar • Metastazlar primer tümör tanısı konduktan birkaç yıl sonra ortaya çıkar • Metastazlar genellikle tek tümördür Beyin metastazı ne sıklıkla ve kimlerde görülür? Kanser görülme sıklığı yaşla birlikte artar. Metastatik kanserler en sık 65 yaşın üstündeki kişilerde görülür. Genellikle erkeklerde kadınlara göre daha fazla görülür.

Beyin tümörünün belirti ve bulguları tümörün beyin içindeki yerine bağlı olarak ortaya çıkar. En sık görülen belirti ve bulgular baş ağrısı, kuvvetsizlik, dengesizlik ve nöbetlerdir. Bedendeki asıl kanserde ortaya çıkanların yanı sıra beyin metastazlarında aşağıdaki belirti ve bulgular da görülebilir.

• Artmış kafa içi basıncı. Hastaların çoğunda ortaya çıkan bulgular kafa içinde büyüyen kitlenin kafa içindeki basıncı artırmasına bağlı olarak ortaya çıkar. Artmış kafa içi basıncının göstergeleri baş ağrısı, kusma ve bilinç bozukluklarıdır.

• Baş ağrısı. Beyin tümörü olan hastaların yaklaşık yarısında ortaya çıkan ilk belirti baş ağrısıdır. Hastaların büyük bir kısmında baş ağrısı olur.

• Kusma. Kusma genellikle bağ ağrısına eşlik eder. Erişkinlerden çok çocuklarda görülür. Çocuklardaki bu kusma o kadar şiddetlidir ki buna “fışkırır” tarzda kusma adı verilir.

• Bilinç bozuklukları. Beyin tümörü olan hastalar, hastalıklarının bir döneminde bilinç bozuklukları yaşarlar. Bu durum hafif bir kişilik bozukluğundan geriye dönüşümsüz koma durumlarına kadar gidebilir.

• Havale. Beyin tümörü hastalarının yaklaşık %35’inde epilepsi benzeri havaleler görülür. Bu durumda bütün vücutta kasılmalar ve bilinç kaybı olur. Bu durum 45 yaşından büyük beyin tümörü hastalarında daha sık ortaya çıkar.

• Fokal nörolojik bulgular. Baş ağrısı, bilinç bozuklukları ve havaleler beynin birçok yerindeki tümörlerde ortaya çıkabilse de bazı bulgular, tümörün beyinde tuttuğu yere göre özellik gösterir

. Buna göre tümörün bulunduğu yere ait olarak bedenin karşı tarafında karıncalanma, duyu kaybı veya kuvvet azalması şeklinde bulgular ortaya çıkabilir.

Beyin tümörünün tedavisi tamamlandıktan sonra bir yıl boyunca her üç ayda bir MR yapılarak hasta izlenir. Bu izleme tümörün tekrarlayıp tekrarlamadığını belirlemek için yapılır. Vücudun herhangi bir yerindeki diğer tümörler gibi metastatik beyin tümörleri de tekrarlayabilir. Tekrarlayan beyin tümörlerinin tedavisi, primer tümörün değerlendirilmesiyle başlar. Eğer primer tümör kontrol altındaysa metastatik tümörün tedavisi için tekrar cerrahi, radyocerrahi, radyasyon tedavisi ya da bazı durumlarda tam beyin ışınlaması yapılabilir. Kemoterapi veya immünoterapi de seçenekler arasıda yer alır.

>Beyin kanamalarının en sık rastlananı damar yapısına bağlı anormalliklerden, kendiliğinden yani yüksek tansiyon veya travma gibi sebeplerden dolayı meydana gelebilir. Travmaya bağlı olan beyin kanamaları oldukça sık rastlanır. Kafatasına alınan bir darbe sonucu meydana gelir ve kanamamalara neden olur. Beyin damarı anormalliklerine bağlı olarak oluşan kanamalar da bulunmaktadır. Diğer tip kanamalar ise beyin dokusunun kendi içinde çıkan kanamalar olup beynin yapısal bozukluğu veya tümör sonucu meydana gelir.

Beyin kanamaları veya belirtileri dikkate alınmadığı zaman hasta üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir. Beyin kanamasının olduğu yerdeki hücreler aynı kalp krizinde olduğu gibi hasar gördükleri için bir daha görevlerini yapamazlar. Çünkü beyin dokusunun kendini yenileyebilme özelliği yoktur. Fakat ölen hücrelerin çevresinde bulunan bayılmış hücreleri geri getirilebilirse hasar o derece az olacaktır. ?Diğer bir önemli husus ise kafatasının içindeki kanamanın hacmidir. Kafatası kapalı bir kutu olduğu için beyin kanamasındaki kan miktarı beyine baskı yapar. Bu baskı ilk belirtilerin görüldüğü anda derhal müdahale edilip azaltılmazsa beyin dokusu sıkışır. Bu da hayatın sonlanması veya felç anlamına gelebilir.

Beyin kanamasında en büyük riski oluşturan hastalık tansiyondur. Çünkü tansiyon yüksekliği damarlarda çatlama ve kanama riskini artırdığı için en sık görülen nedenlerdendir. Kan hastalığı, damar tıkanıklığı, kalpte ritim problemi olan hastalar genellikle kan sulandırıcı ilaçlara (aspirin gibi) ihtiyaç duyarlar. Buda sulandırmanın dozunun fazla kaçırılması beyin kanaması riskini artırır. Bunun dışında kanamaya neden olabilecek kafatası içinde sağlık problemi yaşayan, beyinde damarsal yapı anormallikleri olan veya tümörler gibi belirgin hastalıkları olan hastaların beyin kanaması risk taşımaktadırlar.

Zamanla omurların yıpranması , ayrıca sporcu yaralanmaları, kazalar, tümörler, bel kaymasına neden olabilir. Zor geçen bazı doğumlarda bel kayması ortaya çıkabilir. Yaşlılık bel kaymasının önemli nedenlerinden biridir zira uzun yıllar hırpalanan omurlar ve sıklaşan ağrılarla bel kayması ciddi bir soruna dönüşür.

Bel kaymasına çocukluk yaş grubunda ve orta yaş üzerinde sık rastlanır. Çocukluk yaş grubunda olan bel kayması doğuştan olup arka destek yapılarda eksikliğe bağlı küçük yaşlarda ortaya çıkar. Genelde belin leğen kemiğiyle eklem yaptığı en alt omuru (L5-S1 )kayar. Orta yaş üzerinde gelişen erişkin tipi ise daha çok dördüncü omurunun en alt bel omurunun (L4-L5) üzerinde kayması ile oluşur.

Halk, bel kaymasına karşı hekim olmayan kişilerin uyguladığı tedavilere ilgi gösteriyor. Ancak bu yöntem tıpta "manipulasyon terapi" olarak bilinmekte ve sadece hekimler tarafından uygulanmaktadır. Bu yöntemin hekim tarafından bile son derece titiz bir şekilde uygulanması gerekir. Aksi taktirde, çekme sırasında omurilikten çıkan sinirler omurlar arasında sıkışarak, hastalık onarılması güç bozukluklara hatta felce neden olabilir. Birçok hastada bel ağrısı basit ilaçlarla ya da yatak istirahatı ile geçebilir. Tıp dışı kişiler tarafından uygulanan bu yöntemin bazı hastalarda başarılı olması, bu yöntemlerin riskini ortadan kaldırmaz. Tıpta uygulana girişimlerde ilk ilke, hastaya yaralı olalım derken zarar vermemektir. Bu nedenle, tıp dışı kişiler tarafından bel çektirmenin son derece zararlı olduğu özellikle vurgulanmalıdır.

Kesinlikle böyle birşey yok kaymanın az olduğu hastalarda öncelikle ameliyat dışı tedaviler başlanır. Bazen hiç bir tedavi yapmadan sadece hastaları gözlüyoruz.

Ağrısı ve kas spazmı olan hastalarda ilaç tedavisi uygulanır. Aktiviteler azaltılarak bel dinlendirilir ve kas spazmı çözülmeye çalışılır. Şikayetler devam ederse bel korsesi de denenebilir. Korse yine omurga hareketlerini azaltarak spazmın çözülmesineve ağrının azaltılmasına yardımcı olur.

İlaç tedavisi, aktivite kısıtlaması ve bel korsesi uygulamasına ragmen şikayetleri devam eden hastaların beline steroid enjeksiyonu uygulanabilir. Enjeksiyon lomber sinir köklerinin çevresindeki epidural boşluğa yapılır. Ağrı ve şişliği azaltırlar. Ancak genelde geçici bir iyilik hali ağrı yaratırlar.

İyi bir rehabilitasyon programı bel bölgesi çevresindeki kasları güçlendirip, kalça çevresindeki kısa ve gergin kasları uzatarak kayan omurun daha stabil hale gelmesini sağlayabilir. Hastalar rehabilitasyon boyunca doktor gözetiminde istirahat, ilaç ve rehabilitasyon tedavilerini almaya devam ederler.

Kayma çok fazla olduğunda ve şikayetler ameliyat dışı tedavi yöntemleriyle iyileştirilemediğinde ameliyat öneriyoruz. Yürümenin kötüleşmesi, bağırsak ve mesane fonksiyonlarında değişiklik, sinir fonksiyonlarında geri dönüşsüz kötüleşme olması da diğer ameliyat gerekçeleridir.

Genelde ameliyatta yapılan cerrahi kayan omuru altındaki omura vidalarla tutturup kaynatan füzyon cerrahisidir. Bu sırada bası altında olan sinirler rahatlatılır. Bazen sinir köklerinin çıktığı boşlukların yüksekliğini artırma amacıyla omurga gövdelerinin arasına da bir kafes konulabilir. Bu kafesin içi de kemik dolu olup gövdeler arasında kaynama sağlar.

Bu bir füzyon bir başka deyişle kayan omuru alttaki omura aradaki ekleleri yok ederek kaynatma ameliyatı. Dolayısıyla ameliyat sonrası o ekleme ait hareket ortadan kalkar. Ancak hastalar üstteki ve alttaki komşu omur eklemlerini kullanarak normale yakın bir bel hareketine sahip olabilirler.

Ameliyatta amaç en az sayıda (mümkünse sadece iki omuru) omuru birbirine kaynatmaktır. Eğer üst ya da alt eklemlerde kireçlenme, kanal daralması ya da fıtık gibi ciddi bir problem var ise ikiden fazla omurun birbirine kaynatıldığı olabilir. Ancak bu durumda bel hareketlerinde farkedilir bir azalma oluşur. Ameliyata yapan cerrah mümkün olduğunca bel hareketini koruyamaya çalışmalıdır.

Hastalar ameliyattan sonra 3. gün taburcu ediyoruz. Ben ameliyat sonrası hastalarımda bel kaslarına destek olması amacıyla dört hafta sure ile özel korse kullanıyorum. 6-12 ay içinde bel kemiklerindeki kaynama tamamlanır. Bu dönemde öne ve arkaya eğimeyi kıstlıyoruz.

Bel fıtığının toplum içinde rastlanma sıklığı onda bir gibi yüksek bir orandadır . Bel fıtığı en sık 35-50 yaş arasında ve her iki cinste eşit oranda görülür. Oturarak çalışan ve de bunu yanlış bir sandalye üzerinde yapan kişilerde bel fıtığı görülme ihtimali yüksektir. Ağır yük kaldırmak zorunda olanlar, spor yaparken dikkatsiz davrananlar, egzersize ısınmadan başlayanlar, duruş ve oturma bozukluğu olanlar risk altındadır. Hemen hemen her hastalıkta risk faktörü sayılan sigara ve alkol kullanımı da bel fıtığını tetikleyebilir. Stresli ve huzursuz bir yaşamı olanların da bel fıtığına yakalanması muhtemeldir. Bu risklere ne kadar çok maruz kalıyorsanız bel fıtığı olma ihtimaliniz de o kadar fazladır. Bu faktörlerin yanında kalıtsal (aileden gelen) faktörleri de unutmamak gerekir. Ailesinde bel fıtığı olanlar risk altındadır.

Lomber(bel ) bölgede 5 adet omur vardır, bunlar tıbbi terminolojide kolaylık olması için L1’den L5’e kadar numaralandırılarak ifade edilirler. Örneğin L4 - L5 kısaltmasıyla 4.ve 5.bel omuru kastedilmektedir. Bel ağrısı çeken ya da bel fıtığı teşhis edilen hastaların ve yakınlarının, sık sık duyduğu, doktorunuzun kullandığı ve de MR / BT raporlarında çok sık karşılaştığınız bazı terimlerin karşılıklarını, aydınlatıcı olması amacıyla kısaca anlatmak isityorum.

• Lomber Bölge : Bel bölgesi

• Lumbo-Sakral Bölge : Kuyruk sokumu-bel bölgesi

• Sakrum : Kuyruk sokumu kemiği • Sakro-İliak Eklem : Kuyruk sokumu kemiği ile leğen kemiğinin yapmış olduğu eklem ( Sağ ve solda olmak üzere her iki tarafta da vardır. )

• Lumbago : Bel ağrısı

• Lumbosiyatalji : Belden bacağın arka kısmına siyatik sinir boyunca yayılan ağrı.

• Disk Herni : Bel fıtığı

• Skolyoz : Omurganın yanlara doğru çarpıklığı, eğriliği

• Lordoz : Omurganın konveksliği öne bakan kavisli durumu ( Bel omurları normalde lordoz durumundadır )

• İntervertebral : Vertebralar arası, omurlar arası

• Postero-Lateral : Arka – yan

• Foraminal:sinir kököünün çıktığı delik

• Santral: Orta hat,merkezi

• Ekstraforaminal:foramen dışında

İki omur arasında yer alan diskler 4 - 6 mm kalınlığında, elastik yapılardır. Merkezi kısmında nucleus pulposus etrafında da halkavari anulus fibrosus adı verilen iki farklı yapıdan oluşan diskler bu özellikleriyle omurlar arasında yastık / amortisör görevi yapmaktadırlar. Diskler bütün omurga boyunca omurlar arasında yer alırlar ve böylece omurların birbiri üzerinde daha kolay hareket ederek ölçülü de olsa omurganın hareketliliğini sağlamış olurlar. Ayrıca omurgaya binen ağırlığın daha geniş yüzeye yayılması da sağlanmış olur.Lomber bölgede bulunan diskler, daha üst seviyelerdeki, örneğin boyun bölgesindeki disklere oranla daha fazla ağırlığa maruz kalırlar. Bu da fıtıklaşmanın neden bel bölgesinde daha fazla oluştuğunun nedenlerinden bir tanesidir.

Degeneratif değişimler sonucu suyunu ve elastikiyetini kaybeden nucleus pulposus, etrafını çevreleyen anulus fibrozisin de sağlamlığını kaybetmesi ile birlikte, bir zorlanma ya da yanlış bir hareket sonucu resim de görüldüğü gibi omurilik kanalı içerisine doğru bir kabarıklık oluşturur. Bu durum protrüzyon olarak adlandırılır. Bulging ise protrüzyonun daha hafif şekli olup diskin yaygın bir şekilde omur kenarlarından taşmasıdır. Bazen bu degenere disk, daha ileri safhada posterior logitidunal ligamanı delerek kanal içerisine doğru uzanır buna da ekstrüde disk adı verilir. Ekstrüde disk parçası omurilik kanalı içerine düşerse buna da serbest(sekestre) fragman denir.

Degenere olarak elastikiyetini kaybeden nücleus pulposusun, herhangi bir zorlama veya yanlış hareketle anulus fibrozise ait bir yarıktan fırlaması veya nucleus pulposusun anulus fibrosus ile birlikte disk aralığından omurilik kanalına doğru sarkması sonucu bel fıtığı ya da disk hernisi dediğimiz olay gelişmiş olur. Sinir köklerinden birinin sıkışarak bası altında kalması sonucu bacaklarda ve/veya ayakta uyuşma, karıncalanma, ağrı, ve kuvvetsizlik gibi şikayetler ortaya çıkar.

• L3 -4 Disklerinde : Baskıda kalan kök L4 kökü olup, uyluk ön yüzü ve bacağın iç yüzünde ağrı veya duyu kusuru hissedilir.

• L4 -5 Disklerinde : Baskıda kalan kök L5 köküdür. Kalça ve bacağın dış yan yüzü, ayak sırtı ve baş parmak ta ağrı, bacağın dış yüzünde, baş parmakta uyuşukluk hissedilir. Ayak baş parmağı ve ayağın yukarıya kaldırılmasında kuvvet azalması gelişebilir.

• L5 -S1 Disklerinde : Kalça, uyluk ve bacağın arka yüzlerinde, topuk ve ayak dış alt kısmında ağrı, bacağın arka yan yüzünde ve ayak dış kısmında duyu kusuru. Ayağın tabana doğru olan kuvvetinde azalma veya kayıp gelişebilir.

Bel fıtığı en sık L4 - 5 ve L5 - S1 seviyelerinde oluşur. Buna bağlı olarakta L5 veya S1 kökleri bası altında kalır. Her iki kökte siyatik siniri oluşturduğu için fıtıklaşma olan tarafta bası altında olan köke uygun alanda ağrılar meydana gelir. Sinir kökü sıkışması ile beraber sırtta omurganın yanında yer alan adeleler refleks olarak kasılır ve spasm içine girer, bu aslında vücudun koruyucu bir mekanizması ise de spasmdan dolayı belde hareketle artan ağrılar oluşur. Hatta adele spazmı nedeniyle omurgada skolyoz da gelişebilir. (Antaljik postür)

Kauda sendromunda, disk materyali ( nucleus pulposus ) omurilik kanalı içerisine girer ve omurilikten çıkan sinir lifleri üzerine bası yapar. Sinir lifleri üzerinde oluşan bu bası sonucu hastada süvari yaması tarzında duyu kusuru ( uyuşukluk ), bacaklarda paraplejiye ( her iki bacağın felci ) kadar gidebilen kuvvetsizlik, idrar ve büyük abdestini kaçırma, seksüel fonksiyon kaybı ile karekterize çok ağır bir tablo ortaya çıkar. Kauda sendromunda hastanın daha önce bel ağrısı ve siyatik tarzında şikayetleri olabilir ancak olmadan da bu tablo meydana gelebilir. Kauda sendromunda, ani gelişen ağır nörolojik belirtiler söz konusudur ve acilen müdahale edilmez ise hastanın paraplejik olma ihtimali yüksektir. Gecikmiş müdahale de gelişmiş olan bulguların( bacaklardaki felç ve idrar - gaita kontrulünün ) geri dönme şansı azdır. Düşük ayak gelişen hastalarda, hasta ayağını ayak bileğinden yukarıya kaldıramaz ve ayağını sürükliyerek yürür. Kauda sendromu ve düşük ayak gelişen bel fıtıkları acil olarak ameliyat edilmesi gerekir.

Bir çok hasta ağrının bacağında olmasına rağmen neden belinden ameliyat olduğu konusunda tereddüt duymaktadır. Siyatik sinir, insanın en kalın siniridir. Bu sinirin yapısına L4, L5 ve S1, S2 köklerin den gelen lifler iştirak ederler. Siyatik sinir; bacağın hareketini, kuvvetini sağlayan motor lifler ve duyusunu sağlayan sensitif liflere sahiptir. Köklerden her hangi birisinde olan sıkışma sonucu ağrı ve uyuşma gibi duyular sensitif liflerle ilgili alana kadar taşınır dolayısıyla hasta ağrıyı sinirin yayıldığı ilgili alanda duyar. Bel fıtıklarında ağrının siyatik sinir boyunca olmasından dolayı halk arasında kullanılan siyatik deyimi, bel fıtığı ile aynı anlamı taşımaktadır.

Glioblastoma, ya da diğer adıyla glioblastoma multiforme, bütün beyin tümörlerinin içinde en sık rastlanan primer kötü huylu beyin tümörüdür. Ayrıca bu tümör tedavi edilmesi en zor olan tümörlerden de biridir. Bu tümör beyin içindeki yıldız şeklindeki glial destek dokularından yani astrositlerden köken alan kötü huylu bir tümördür.

Bu tümör yaklaşık 100 000’de 5 kişide görülür. GBM bütün primer beyin tümörlerinin yaklaşık olarak %20-30’unu oluşturmaktadır. Genellikle 40-60 yaş arasında ve erkeklerde kadınlara oranla biraz daha fazla görülmektedir.

Glioblastomada en sık görülen bulgular baş ağrısı, hafıza kaybı, havale ve davranış değişiklikleridir. Bu bulgular tümörün hızla büyümesi sonucunda artan basınç nedeniyle ortaya çıkar. Tümör büyüdükçe, bası yaptığı yerin özelliğine göre bazı beden işlevlerinde kayıplar ortaya çıkabilir.

Glioblastomanın tanısı için hekim öncelikle nörolojik muayene yapar. Daha sonra beyin MR ile tümörün yeri, büyüklüğü saptanır. Tanının kesinleşmesi biyopsi ile mümkündür.

• Tanının kesinleştirilmesi

• Şikayetlerin giderilmesi

• Potansiyel olarak tedaviye dirençli hücrelerin, onlar çoğalmaya başlamadan önce yok edilmesi

• Bağışıklık sisteminin baş etmesi gereken kötü huylu hücrelerin azaltılması

• Kötü huylu hücrelerin daha sonraki tedaviye daha duyarlı hale getirilmesi için oksijenli ortama maruz bırakılmaları

• Kötü huylu hücreler tarafından üretilen zararlı ürünlerin miktarının azaltılması

Bunları başarabilmek için genellikle cerrahi tercih edilir. Ancak en başarılı ameliyattan sonra bile mikroskopik düzeyde tümör hücreleri beyinde kalır. Bu durumda hekim bu hücrelerden mümkün olduğunca çoğunu öldürebilmek için ek bir tedavi önerecektir. Bu tedavi planı ya sistemik, yani bedende dolaşarak tümör bölgesine giden, ya da yerel, yani tümörün olduğu yerde etki eden tarzda bir tedavi olabilir.

Hidrosefali her yaşta görülebilir, ancak sıklıkla çocuklarda ve yaşlılarda (60 yaşın üzerinde) daha sıktır.

Hidrosefali hastalığının ilaçlarla tedavisi mümkün değildir. Sadece beyin ve sinir cerrahisi uzmanları tarafından yapılacak cerrahi girişimlerle hidrosefali düzeltilebilir.

Bir çeşit tümör demektir. Bu tümörler iyi huylu tümörler olarak tanımlanırlar.

Büyüklüğü 10 mm’den küçük olan hipofiz adenomlarına mikroadenoma, 10 mm ve daha büyük olanlarına da makroadenoma denir.

- Adenomun kitle etkisi ile çevre dokulara yaptığı bası. Buna bağlı olarak baş ağrısı, görme bozukluğu veya hipofiz hormonlarının yapımının azalması - Adenomun kontrolsüz aşırı hormon yapması.

Hipofiz adenomlarının yaptığı görme kusuru genellikle tek göz kapatıldığında bakılırken etrafın belli alanlarının görülmemesi şeklinde olur. Her iki göz açık olduğu zaman fark edilmeyebilir.

Evet, hiçbir belirtisi olmayan hipofiz adenomları olabilir.Bu tip adenomlar günümüzde en sık görülen hipofiz adenomlarını oluşturmaktadır. Bu tip adenomlar başka amaçlarla çekilen beyin MR ‘ı gibi filmlerde tesadüfi olarak saptanır. Adenomlar hormon yapan özellikte olmayabilir veya küçük olduklarından bası belirtileri oluşmamış olabilir.

Hipofiz adenomunda tedavi çeşitlidir. Adenomun bası bulgularına, hormon yapıp yapmamasına ve MR görüntüsüne göre tedavi değişir. Tedavi şekilleri olarak ameliyat gerekenler olduğu gibi ilaçla tedavi edilebilenler de oldukça büyük bir gurubu oluşturur. Hatta hiç tedavi gerektirmeden sadece izlenecek olan hipofiz adenomları da vardır.Non Fonksiyonel( Herhangi bir hormon salgılamayan) hipofiz Adenomları: Bu tür hipofiz adenomlarında tedavi her zaman cerrahidir bunun yanı sıra kalan ulaşılamayan kitleyi küçültmek için Radyoterapi uygulanır.

Primer tedavi dopamin antagonistleridir ( bromokriptin,kabergolin ). Bu verilen ajanlar (ilaçlar) çok büyük bir hasta grubunda prolaktin düzeylerini düşürür cinsel fonksiyonları düzeltir. Dopamin antagonistlerinin kullanılamayacağı çok yaşlı,kalp sorunları olan hastlarda cerrahi tedavi uygulanmalıdır.Ayrıca adenom göz sinirine bası uygulamaya başlamış ve medikal tedavi yetersiz kalmışsa yine cerrahi tedavi seçilmelidir.

Primer tedavi cerrahidir. Bu tedavi eğer etkili değil ve yetersiz ise okreotit ve bromokriptin tedavisi kullanılmalıdır. Bu tedavi tümör yapısını küçültmez, hormon düzeylerini baskılayıcı etki yaparlar.

Primer tedavi cerrahidir.

Özellikle ilaç tedavisi ile aşırı hormon yapımı baskılanamayan hipofiz adenomlarında ameliyat ile adenom alınmalıdır. Ayrıca çevre dokulara giderek yayılarak baskı oluşturan olgularda da ameliyat tercih edilmelidir.

Beynin alt kısmını ilgilendiren bir ameliyat olmasına karşın bir beyin ameliyatı sayılmaz. Çünkü burun kökünden burun sinüslerinden girilerek beyin tabanına yani hipofiz bölgesine ulaşılır. Beyin genellikle operasyon sırasında etkilenmez. Hastane yatış süresi operasyondan sonra genellikle birkaç gündür.

Ameliyat sonrası dokunun tekrar büyüme ihtimali vardır. Bu nedenle hastanın takibi sırasında yapılan diğer tedavilere rağmen tekrar eden adenomlarda yeni bir operasyon gerekebilir.

Hipofiz adenomlarında en sık süt hormonu fazlalığı görülür. Süt hormonu fazlalığına sebep olan hipofiz adenomlarında (prolaktinoma) tedavi genellikle ilaç tedavisidir. İlaç tedavisi ile hormon fazlalığı normale getirilebildiği gibi adenomun küçültülmesi de mümkündür. Diğer bazı hipofiz adenomlarında da ilaç tedavisi uygulanabilir. Hormon eksikliği olan hastaların eksik olan hormonu yerine koyma tedavileri mutlaka ömür boyu devam edilmesi gereken ilaç tedavileridir.

En sık görülen hipofiz adenomu olan prolaktinoma en sıklıkla üreme çağındaki kadınlarda görülür ve bütün hipofiz tümörlerinin yaklaşık %30-40’ını oluşturur. Bu tümör cinsel fonksiyonu kontrol eden bir hormon olan prolaktin salgılar. Bu aşırı prolaktin salgısı sonucunda kadınlarda aylık adet kanamalarının durması, ve/veya memelerde süt üretiminin başlaması(galoktere) görülebilir. Erkeklerde de 40-50 yaş civarında görülebilen bu tümörler bu grupta baş ağrısı, görme kaybı, iktidarsızlık veya cinsel isteksizlik gibi belirtilere neden olabilir.

Daha çok erkeklerde görülen büyüme hormonu salgılayan hipofiz tümörleri bütün hipofiz tümörlerinin yaklaşık olarak %20’sini oluştururlar. Genellikle makroadenoma olan bu tümörler çocuklar ya da adolesanlarda devleşmeye neden olurken, büyümesini tamamlamış olan erişkinlerde akromegali nedeni olabilirler. Akromegali ellerin, ayakların ve çenenin büyümesidir. Ayrıca aşırı büyüme hormonu salgılanması yüksek tansiyon, kalp hastalığı ve şeker hastalığını da ağırlaştırabilir.

ACTH salgılayan hipofiz adenomları kadınlarda daha sık görülür. ACTH hormonu böbrek üstü salgı bezlerini uyararak vücudun doğal steroidlerinin yani glukokortikoidlerin salınmasını sağlar. Glukokortikoidlerin aşırı salgılanması Cushing hastalığına neden olur. Bu hastalığın belirtileri kilo artışı, şeker hastalığı, adet düzeninde bozulma, vücutta aşırı kıllanma, cildin kolaylıkla morarması ve yüksek tansiyondur.

Bütün hipofiz adenomlarının yaklaşık olarak %25’ini oluşturan bu tümörler genellikle belirti vermeden büyük boyutlara kadar ulaşırlar. Bu büyüme, görme kaybı ve baş ağrısına neden olabilir. Tümörün yaptığı bası, hipofizden normalde salgılanan hormonların salgılanmasını da engelleyebilir. Bu da ilgisizlik, halsizlik, yorgunluk ve ciltte solukluk gibi belirtilere neden olabilir.

Tedaviye sonrası izlem için MR ve hormon testleri kullanılır. Bunlar tedavinin başarısının ve tümörün tekrarlayıp tekrarlamadığının izlenmesi için önemlidir.

Trigeminal nevralji, direkt olarak beyinden çıkan 12 çift sinirden beşincisi olan "trigeminal sinir"in tutulduğu, çok şiddetli ağrılarla seyreden bir hastalıktır. Trigeminal sinirin 3 dalı vardır. Bunların birincisi göz çevresinin, ikincisi üst çene ve yanağın, üçüncüsü ise alt çenenin duyusunu beyne iletir. Ayrıca üçüncü dal bazı çiğneme kaslarının hareketlerinden de sorumludur. Trigeminal nevralji de an çok üçüncü ve ikinci dallar tutulur. Birden fazla dalın aynı anda tutulduğu da görülür.

Trigeminal nevraljinin karakteristik görünümü, şiddetli ve ani başlangıçlı bir ağrı olmasıdır. Birkaç saniyeden bir dakikaya dek uzayabilmekte ve çoğunlukla yüzün bir yarısında trigeminal sinirin dağılım alanına uymaktadır. Ancak ağrı genelde yüzün alt yarısını tutar. Spontan olarak başlayabilir veya yüzde ve ağız içindeki bir tetik noktasının uyarılması sonucu ortaya çıkabilir. Bu tetik noktaya dokunmakla veya soğuk ve sıcak sıvıların alınmasıyla veya da rüzgara maruz kalmakla stimüle edilebilir. Ayrıca konuşma, çiğneme veya diğer yüz hareketleriyle de başlayabilir. Tekrarlaması tipik olarak aralıklıdır. Ağrı periyotları zamanla sıklaşır ve bir trigeminal daldan daha geniş alanlara yayılabilir.

Trigeminal nevralji; daha sık bayanlarda ve genelde 50 yaş sonrasının bir rahatsızlığıdır.

Trigeminal nevraljinin en sık sebebi sinirin komşuluğundaki damarsal oluşumlardaki yapısal farklılıklar ve bozukluklar nedeniyle trigeminal sinirin basıya uğramsıdır. Bunun yanı sıra kafa içindeki iyi veya kötü huylu kitleler de trigeminal nevralji nedeni olabilirler.?

Ağrı, trigeminal sinirin yayıldığı yüz bölgesinde, kısa süreli (birkaç saniye ile bir-iki dakika arası), tekrarlayan, elektrik çarpması tarzındadır. Genellikle yüzün dış kısmında, ağız içinde ağrının başlamasını tetikleyen noktalar bulunur. Bu sebeple hasta bu bölgelere dokunmaz, dokundurtmaz; yüz yıkama, diş fırçalama, hatta yeme gibi işlevlerden kaçınır.

Trigeminal nevraljinin tanısı öyküden konabilir. Tetik noktanın hasta tarafından gösterilmesi anlamlıdır. Fizik ve nörolojik muayene ile birlikte yer kaplayan bir oluşumu ekarte etmek amacıyla gelişmiş beyin MR yapılmalıdır.Ayrıca hastalığın başlangıç safhasında bir epilepsy ilaçı olan karbamazepin ile ağrının şiddetinin azalması da trigeminal nevraljiyi düşündürür.

Trigeminal nevraljide hastanın yaşı, sağlık durumu ve altta yatan neden tedavi seçimini etkileyen faktörlerdir. Genellikle ilk basamak ilaç tedavisidir. İlaç tedavisine başlamadan önce bazı kan tahlillerini yaptırılır ve tedavi süresince de aralıklı olarak bunlar tekrarlanır.Başlanan ilaç dozu ağrı kontrol altına alınana dek yavaş yavaş artırılır.İlaç tedavisinde dikkat edilecek noktalardan biri de, ilaç dozunuzu doktor önerileri dışında kesinlikle değiştirmemek ve tedaviyi kesmemektir; aksi taktirde ağrı tekrar ortaya çıkar ve kontrol altına alınması daha zor olur.İlaç tedavisi yeterli ağrı kontrolü sağlayamadığında ya da etkisini yitirdiğinde seçilecek yöntemler sinire enjekte edilen "gliserol" ile sinirin iletisinin kesilmesi, "radyofrekans termokoagülasyon" uygulaması ile sinirin ağrıyı ileten liflerinin kontrollü olarak yakılması ya da "mikrovasküler dekompresyon" olarak adlandırılan cerrahi teknik ile beyin sapında sinir üzerindeki baskının ortadan kaldırılmasıdır.Hastanın yaşı ve sağlık durumu göz önünde bulundurularak en uygun yöntem hekim tarafından belirlenir.

Şant, genel anestezi altında ameliyatla yerleştirilir. Kafatasına küçük bir delik açılarak şantın ucu beyin içindeki, beyin omurilik sıvısının bulunduğu odacığa yerleştirilir. Daha sonra baş, boyun ve karın cildinin altından geçen bir tünel açılarak şantın diğer ucu, bu sıvının rahatlıkla emilebileceği kalp veya karın boşluğu içine yönlendirilir.

Hastanın hastanede kalış süresi hastanın iyileşme durumuna göre değişmekle birlikte hasta ameliyat sonrası üç gün hastanede gözlenir.

Şant cilt altında olduğu için ancak bebeklerde dışardan bakıldığında fark edilebilir. Çocuklarda ve yetişkinlerde ise elle muayene edildiğinde cilt altındaki boru hissedilebilir.

Genellikle hastanın şikayetleri bir süre sonra düzelir. Ancak beyin dokusunda kalıcı hasar meydana gelmişse hastanın bazı fonksiyonları düzelmeyebilir. Görme ve zeka gibi fonksiyonların düzelmemesinin en önemli sebebi tedavinin gecikmesidir.

Bu hastaların, şantın çalışıp çalışmadığının takibi açısından uzun süreli izlenmesi gerekir. Hidrosefali nedeniyle tedavi edilen hastaların önemli bir kısmı normal hayatlarını sürdürebilirler. Şantın çalışmaması ve enfeksiyon durumlarında değiştirilmesi gerekebilir. Bu nedenle şant ameliyatı yapılan hastalar ilk üç ayda ayda bir, daha sonra ise altı ayda bir kontrol muayenesi yapılır. Beynin şant sistemine bağımlılığı uzun yıllar devam edebilir. Hastaların çoğunda şant ihtiyacı ömür boyu devam etmektedir. Hastaların çoğunda problem yoksa şantın çıkartılması önerilmez.

Röntgen ve tomografisi çektirmek şant sistemine zarar vermez. Manyetik rezonans tetkiki için şant tipinin uygun olması şarttır. Basınç ayarı dışardan yapılabilen ve manyetik alandan etkilenen şant varsa, manyetik rezonans tetkiki yapılmadan önce doktorunuza sorulmalıdır.Eğer ayarlanabilir şant takılmışsa çekim sonrası hastanın doctor tarafından tekrar şant ayarı yapılması gerekir.

Şanta bağlı sorunlar çok hızla, bazen saatler içinde, gelişebilir. Herhangi bir şüphe durumunda oturduğunuz yere en yakın beyin ve sinir cerrahisi merkezine ve/veya ameliyatı yapan doktorunuza ulaşmanız önemli olacaktır. Bu nedenle şant komplikasyonlarının önlenmesi için düzenli ve sık aralıklarla muayeneye gidilmelidir. Eğer; ameliyat yerinde ve şant hattı üzerinde kızarıklık ve hassasiyet, hastada huzursuzluk, bulantı, kusma, baş ağrısı, çift görme, ateş, karın ağrısı, havale geçirme, ameliyat öncesi şikayetlerin tekrarlaması varsa mutlaka doktora başvurulmalıdır.Çünkü sorunlar erkenden fark edilip düzeltilmezse ölüme kadar gidebilecek kötü sonuçlar ortaya çıkabilir.

Beyin anevrizmalarının kesin nedeni bilinmemektedir. Ancak bazı faktörlerin beyin anevrizmalarının oluşumuna katkıda bulunduğu kabul edilmektedir. Bu faktörler şunlardır: 1) yüksek tansiyon 2) sigara kullanımı 3) genetik yatkınlık 4) kan damarlarında zedelenme

Anevrizmaların duvarı normal damar duvarından daha zayıf olduğu için patlayıp kanayabilir. Kanadığında da hastada yüksek oranda inme ve ölüm oluşturabilir. Bu riskleri göz ardı etmek mümkün değildir. Bazı anevrizmaların tedavi edilmesine gerek yokken bazıları endovasküler denilen yöntemle anjiyografik olarak girilip tıkanabilmektedir. Bazıları ise şekil ve yeri nedeni ile endovasküler yöntemle kapatılamamakta ve bunlar ameliyat ile kliplenir kliplendiğinde kanama riski de ortadan kaybolur.

Beyin cerrahisinde mikrocerrahi yöntemlerin kullanılmaya başlanması, beyin anevrizmalarında cerrahi tedaviyi altın standart konumuna getirmiştir. Buna rağmen cerrahi klipsleme ameliyatları büyük ve zor ameliyatlar sınıfına girmektedir. Baloncuğun klipsle kapatılması işlemi kranyotomi (kafatasının bir parçasının çıkartılması) yoluyla yapılır. Kranyotomi ile açılan yoldan beyin ve beyin damarlarına ulaşılır, anevrizma bulunur. Bundan sonra anevrizma, çevresindeki beyin dokusundan dikkatle ayrılır. Bu aşamada anevrizmanın boynuna (tabanına) küçük bir metal (genellikle titanyum) klips uygulanır. Bu klipslerin bir yay mekanizması vardır ve yerleştirildiklerinde anevrizmanın içine doğru olan kan akımını keserler. Anevrizma tedavisinde en geçerli ve en etkili yöntem bu şekilde yapılan açık cerrahi yaklaşımdır.

Endovasküler tedavide amaç cerrahi tedavide olduğu gibi anevrizmanın yok edilmesidir. İşlem için platinden yapılmış olan yumuşak bir yay kullanılır. Bu yay kasıktaki büyük atardamarlardan biri yoluyla dikkatli bir şekilde beyne kadar ilerletilir ve beyin içinde anevrizmanın içine yerleştirilir. Anevrizmanın içine yerleştirilen yay buradaki kan akımını bozar. Yavaşlayan kan akımının sonucunda burada büyük bir kan pıhtısı oluşur. Oluşan pıhtı ile tıkanan anevrizma kapanır ve yırtılıp kanayamaz.

Cerrahi klipsleme işlemini beyin cerrahları yapar. Endovasküler tedaviyi girişimsel radyologlar yapar.

Bazı olgularda genetiktir. Örneğin ailede polikistik böbrek hastalığı varsa veya anevrizma ailenin bazı fertlerinde varsa diğer aile bireylerinin ağrılı olmayan MR anjiografi ile kontrol edilmesi uygun olacaktır.

Hem cerrahi hem de endovasküler tedavi sırasında ortaya çıkabilecek en tehlikeli durum anevrizmanın yırtılması ve beyin içine kanama olmasıdır. Bu olayın ne sıklıkla görüldüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte her iki işlem için de yaklaşık olara %2-3’lük bir orandan söz edilebilir. Anevrizmanın yırtılmasıyla beyin içine kanama olur. Bu da inme, koma veya ölüme neden olabilir. Her iki işlem sırasında da ortaya çıkabilecek olan anevrizma yırtılmasına müdahale, açık beyin ameliyatları sırasında daha rahat yapılabilir. Çünkü bu işlem sırasında kanayan yer daha rahat görülebilir ve kanama kontrolü amacıyla buraya daha kolaylıkla müdahale edilebilir. Azalmış kan akımı ve dolayısıyla azalmış oksijenlenmeye bağlı olarak gelişebilecek inmeler de bir diğer tehlikeli durum olarak klipsleme ya da yay uygulaması sırasında ortaya çıkabilir. Bu inmenin yaygınlığı ve dağılımı anevrizmanın yerine göre değişir. İşlemin ne kadar uzun süreceği, oluşabilecek riskler, işlemden ne kadar süre sonra normal hayata dönülebileceği gibi konular anevrizmanın yerine, kanamanın büyüklüğüne ve hastanın tıbbi durumuna bağlıdır. Dolayısıyla her bir kişinin durumu ayrı ayrı ele alınarak hekimiyle tartışılmalıdır.

Spina bifida birçok nedene bağlı olarak gelişebilir. Gebeliğin 4. haftasında omurganın kapanması sırasında etkin olan maddelerin eksikliği (folik asit gibi) ya da bu dönemde kullanılan bazı ilaçların neden olduğu bilinmektedir. Spina bifida ile doğan bebeklerin yakınları arasında sadece %5 oranında bu doğumsal kusura rastlanması, olayın kalıtsal bağlantısının güçlü olmadığını düşündürmektedir.Sara hastalığı olan, insüline bağımlı şeker hastalığı olan anne adaylarında spina bifida nispeten daha sık görülmektedir.

1- Nörolojik sorunlar: Lezyonun (yaranın) yerleşim yerine ve sinir tutulumunun ağırlığına göre değişen bulgular görülür. Eğer yara 3. bel omuru üstünde ise tam felç, duyu kusuru, idrar-dışkı kaçırma olur ve hasta yürüyemez. Yara 4. bel omuru ve altında ise benzer bulgular olur ancak kalça ve diz ile ilgili bazı hareketler korunmuştur. Bel altında yer alan yaralarda genellikle ayak, kısmen kalça ve diz hareketleri korunur. Belin en alt bölgesinde, kuyruk sokumunda yer alan lezyonlarda ise bacak ve ayak hareketleri normaldir, yara düzeyinde duyu kusuru, değişik derecelerde idrar-dışkı kaçırma görülür.

2 -Hidrosefali

3- Beyin zarlarının iltihabı

4- Gerilemiş omurilik (tethered kord) sendromu

5- İdrar yolu sorunları

6- Kalça çıkıkları ve diğer ortopedik sorunlar

7- Psikolojik sorunlar şeklinde özetlenebilir.

Spina bifidalı hastaları %85’inden fazlasında hidrosefali görülür. Hidrosefali, beyin ve omurilik çevresinde düzenli olarak dolaşan beyin omurilik sıvısının (BOS) dolaşımının bozulması sonucu aşırı miktarda artması ile oluşur.

Ameliyatlar çoğu zaman mevcut durumu korumak daha fazla problem çıkmasını önlemek için yapılır. Ameliyatlarla veya bazı tedavi yöntemleri ile bu hastaların yaşamları mümkün olduğunca normale yakın hale getirilmeye çalışılır. Tamamen sağlıklı biri haline gelemeseler de bağımsız yaşayabilmeleri mümkündür. Ancak bu, tıbbi destek yanında, büyük ölçüde toplumsal yaşamdaki engellerin ortadan kaldırılmasına da bağlıdır.

Bugün için tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Son yıllardaki çalışmalar gebelik öncesi dönemde alınan Folik Asit vitamini ile bu hastalığın önemli ölçüde önlenebileceğini göstermiştir. Günümüzde birçok gelişmiş ülkede tüm anne adayları daha gebe kalmadan önce Folik asit almaya başlamaktadır. Çünkü anne gebe kaldığını öğrendikten sonra artık spina bifidayı önlemek için zaman geçmiş olmaktadır.Anomalinin anne karnındayken saptanması ailenin ve hekimin bilgilenmesi açısından önemlidir. Bu tür bir gebelikte doğumun özel ve doğumdan sonra bebeğe hemen müdahale edilebilecek merkezlerde yapılması ayrı bir önem taşır. Doğumda tercih edilecek yöntemin sezaryen olması felç gelişme riskini ve felcin şiddetini azaltır. Son zamanlarda bebeklerin anne karnındayken ameliyat edilmeleri konusunda çalışmalar vardır.

Skolyozun en sık görülen formudur ve kalıtsal bir nedeni olabileceği düşünülmektedir. En sık olarak genç kızlarda, ergenlik çağının hızlı büyüme döneminde ortaya çıkar. Muayene sırasında, bir omuzun diğerinden daha yukarıda olduğunun farkedilmesi durumunda skolyoz olabileceği düşünülebilir.

Skolyoz açısı 30 dereceden az olan hastaların cerrahi tedavisine gerek yoktur, fakat 6 aylık aralarla izlenmesi gerekir.

40 derece veya üzerindeki skolyozlarda ameliyat ile düzeltme gerekir

Hastalığın seyri ve tedavinin nasıl bir sonuç vereceği, eğriliğin yerine ve miktarına bağlıdır. Eğrilik ne kadar fazla ise, büyüme durduktan sonra eğriliğin artma şansı da o kadar çoktur.

0-20 derece arası fizik tedavi

40 derece ve sonrası ameliyat önerilir.

Tedavi edilmeyen aşırı skolyozlar, azalan akciğer kapasitesine bağlı olarak kalp ve akciğer problemlerine, sırt ağrılarına, fiziksel bozukluklara, omurganın dejeneratif artritine ve siyatik'e neden olabilirler.??Eğriliğin kendisinin veya uygulanan tedavi yöntemlerinin, duygusal problemlere veya kendine güvenin azalmasına neden olabilir.

Skolyoz ameliyatlarında eğriliğe katılan omurlara vida ve çubuklardan oluşan implantlar yerleştirerek eğriliği düzeltmek, düzeltilmiş bölgedeki omurların birbirleri ile kaynaşması (füzyon) sağlanır.Günümüzde standartlaşmış olan girişim sırttan yapılan düzeltme işlemidir. Her bir omura pedikül adı verilen küçük bir kemik bloğun ortasından geçerek gönderilen titanyumdan yapılmış vida ile gerekli tutunma noktaları oluşturulur.Bu vidaların sıhhatli olarak yerleştirilmesinde cerrahi tecrübenin önemi büyüktür. Çünkü bu küçük kemik bloğunun civarında,omurilik,sinirler ,damarlar ve iç organlar gibi önemli anatomik yapılar bulunmaktadır.

Skolyoz ameliyatları; 8-10 saat süren, kanamalı geçebilen, uzun süre hastaların yoğun bakımda kalmalarını gerektiren ağır ameliyatlar olarak bilinirdi.Oysa günümüzde ise gelişen teknoloji sayesinde ameliyat süresi 2-3 saate inmiş ve sonuçları oldukça yüzgüldürücü olmuştur.

Tanıda iyi bir muayene ve torakal MR görüntülenmesi önemlidir.

Tedavide ağrı kesici ilaçlar ve fizik tedavi uygulamaları faydalıdır. İlerlemiş vakalarda ise cerrahi tedavi gerekebilir.

Peroneal sinir diz bölgesinde yüzeyel olduğu için özellikle bu bölgede baskı ve direkt travmaya uğruma ihtimali oldukça yüksektir.Diz ameliyatları sonucu, alçılar, bacak ortezleri, yüksek botlar, sıkı çorap bağları, çoraplar ve bacak bacak üstüne atarak uzun süre oturma sonucu peroneal sinir bası altında kalabilir. Şeker hastalığı,kilo kaybı ,tümör veya kistlere bağlı olarak da peroneal sinir hasarı gelişebilir.

Sinir hasarında ilk şikayet ayakta güçsüzlüktür.Yürürken ayak yere takılıyormuş gibi olur.Ani veya yavaş bir şekilde başlayan şikayetler giderek artar. Ağır hasarlarda düşük ayak gelişebilir.Ayrıca ayak sırtının ve bacağın ön yan yüzünde uyuşukluk görülebilir.

Eğer şikayetler ileri düzeyde değilse hastanın şikayetleri genellikle kendiliğinden bir ay içinde düzelir.Eğer hastanın ayağında güç kaybı varsa ve Elektromiyografi (EMG) de sinir hasarı tespit edilmişse beklenmemeli ve hemen ameliyat düşünülmelidir. Hastaya genel anestezi vermeden lokal anestezi altında yapılan ameliyat sonrasında eğer çok geç kalınmamışsa sinirdeki motor fonksiyon % 87 oranında düzelmektedir.

Olguların pek çoğunda altta yatan neden saptanamaz. Kafa travması, geçirilmiş beyin kanaması, tümör veya kistler, cerrahi sırasında görülen kanamalar, menenjit veya diğer beyin enfeksiyonları neticesinde NBH oluşabilir.

BOS yaklaşık basıncını ölçmeye aynı zamanda sıvıdan tahlil yapmaya yardımcı olur. Lokal anestezi altında belin alt kısmına ince bir iğne ile girilerek 50 cc ye kadar BOS boşaltılır. Bu sayede hastadaki belirtilerde geçici bir düzelmenin olması beklenir. Eğer bu işlem sonrasında belirtilerde geçici sürelide olsa anlamlı bir düzelme olursa o zaman cerrahi tedavinin başarılı olacağı söylenebilir. Eğer lomber ponksiyona yanıt negatif veya net olarak anlaşılamamış ise daha ileri araştırmalar yapmak gerekir.

Bu amaçla pek çok test ve araştırma geliştirilmiş olmak ile birlikte, tek başına sant işleminin başarısını tahmin ettirebilecek bir faktör bulunmamaktadır. Aşagıdaki bulgular şant takılmasını takiben sonucların daha iyi olacağını düsündürmektedir:

• Yürüme bozukluğunun ilk ortaya çıkan ve en belirigin şikayet olması

• Travma veya kanama gibi NBH nin bilinen bir sebebinin olması

• Görüntüleme yöntemlerinde ventrikul boyutlarının BOS un bulunduğu Subaraknoid boşluktan orantısız şekilde geniş olması

• Lomber ponksiyon veya lomber katater yoluyla BOS boşaltılmasının dramatik geçici bir düzelme sağlaması

• Ölçülen beyin içi veya spinal BOS basıncının üst limitlerde olması

• Beyini etkileyen küçük kan dammar hastalığı kanıtlarının minimal oluşu Hidrosefali semptomlarının santlama sonrası düzelmesinin mümkün olacağını bilmek önemlidir. Cerrahi sonrası tamamen iyileşme herkesin beklentisi olsada, bu her zaman mümkün olmayabilir. Cerrahi sonrasında mevcut şikayetlerin anlamlı ölçüde azalması, kişinin başkalarına bağımlı halden kurtulmaları, en önemlisi nörolojik semptomlarin daha da ilerlemesinin önüne geçilmesi hasta ve yakınlari içen tatminkar bir cevaptır.

Yürüme bozukluğu, hafif demans ve mesane kontrol problemleri ameliyat sonrası birkaç gün içerisinde düzelebilir veya haftalar aylar düzelme icin gerekebilir. Bu düzelmenin ne süratte ve ne derece olacağını önceden kestirmenin bir yolu maalesef yoktur. Düzelme olanlarda sıklıkla bu düzelmeler ilk haftalar içerisinde olur. Bu iyileşme hafif düzeyde olabileceği gibi çok dramatik bir şekilde de olabilir.

NBH li hastalar sıklıkla ilerleyici semptomlar ile basvururlar ve bu semptomların kendi kendine düzeleceği ve klinik bozulmanın kendi kendine duracağına inanmanın bir nedeni yoktur. Kimse mevcut semptomların ne hızda ilerleyeceğini tahmin edemez. Semptomlar ne kadar şiddetli ise ve ne kadar uzun süredir mevcut ise tedaviye yanıt o derece daha az olacaktır. Genel bir kural olarak tanı ve tedavi ne kadar erken yapılırsa düzelme o kadar iyi olacaktır. Eğer semptomlar çok hafif ise hastaya acil bir sant operasyonu yapmadan bir süre yakın takip yapılabilir.

Menengiomalara beyin tümörü denmesine rağmen aslında bu tümörler beyin dokusundan değil, beyin ve omuriliği kaplayan zarlar olan meninkslerden gelişirler. Menenjiomaların çoğu iyi huylu ve yavaş büyüyen tümörlerdir.

Menengiomalar tüm primer beyin tümörlerinin yaklaşık olarak %20’sini oluştururlar. En sık 40-60 yaş arasında görülürler. Yaş arttıkça görülme sıklığı da artar. Kadınlarda erkeklere göre iki kat daha sıklıkla görülürler.

Menenjiomaların nedenleriyle ilgili araştırmalar halen sürmektedir. Hastaların %40 -80’i arasında 22. kromozomda anormallik bulunmuştur. Bu kromozom normalde tümör oluşumunu baskılamaktan sorumludur. Menengiomalarda ayrıca plateletten köken alan büyüme faktörü (PDFGR) ve epidermal büyüme faktörü alıcılarından (EGFR) da fazlaca bulunur. Bunlardaki fazlalığın bu tümörün büyümesinde etkileri olduğu düşünülmektedir. Bunların dışında kafa bölgesine daha öncedden radyasyon uygulanmış olması, meme kanseri öyküsünün olması, ya da nörofibramatozis tip 2 hastalığının olması da menengioma gelişmesi riskini artıran durumlardır. Bazı kişilerde gebelik sırasında menengiomaların büyüdüğü gözlenmiştir.

Menengiomalar genellikle yavaş ve içe doğru büyüyen tümörlerdir. Dolayısıyla, herhangi bir belirti ortaya çıkmadan önce tümör önemli büyüklüklere ulaşabilmektedir. Ortaya çıkan belirtiler genellikle tümörün yerine ve büyüklüğüne bağlıdır. Bu belirtiler genellikle büyüyen tümörün beyin üzerinde oluşturduğu basınç ile ilgili olarak baş ağrısı ve bir kol veya bacakta kuvvet kaybıdır. Bunun yanı sıra havale geçirme, kişilik değişiklikleri veya görme sorunları da ortaya çıkabilir. Kol ve bacaklarda kuvvet kaybı veya duyu kaybı omurilik menengiomlarının en sık rastlanan belirtileridir. Tümör dışarıya doğru büyürse kafatası kemiklerinin kalınlaşmasına da neden olabilir.

Menengiomaların çoğu iyi huyludur ve cerrahi ile tedavi edilebilir. Ancak tümör hücrelerinin hepsi cerrahi sırasında çıkartılamazsa ya da diğer tedavi yöntemleri tarafından öldürülemezlerse tümör yeniden büyüyebilir. Ameliyatı takip eden 5 yıl içinde tamamen çıkatılan iyi huylu menengiomaların yaklaşık olarak %5’i, kısmi olarak çıkartılabilen iyi huylu menengiomaların %30’u, atipik menengiomaların ise %40’ı tekrar büyümüştür.Hastanın genel sağlıklılık durumuna bağlı olarak tümörün tekrarlaması durumunda tekrar bir cerrahi girişim ya da daha büyük olasılıkla radyasyon tedavisi gerekebilir.

Beyin tümörlerinde hastanın yaşı, genel sağlık durumu, tümörün yeri ve büyüklüğü ve uygulanan tedaviye göre iyileşme süresi değişir. Cerrahi sonrasında ortaya çıkabilecek olan kas koordinasyonu bozuklukları veya konuşma sorunlası genellikle geçicidir. Bu dönemde rehabilitasyon hizmetleri gerekebilir.

Spinal kanalda MR ile gösterilmiş ileri derecede darlık olmasına rağmen bir çok hastanın şikayeti olmayabilir. Her iki bacakta ağrı ,yanma, karıncalanma ve yürüme güçlüğü lomber dar kanal tanısı almış hastalardaki en sık görülen şikayetlerdir. Hasta kısa bir mesafe yürümek istediğinde, sık sık durup dinlenme ihtiyacı duyar. Hastalık ilerlerse ,hasta bacaklarındaki uyuşukluk ve yanmalar nedeniyle gece uykusundan uyanır. Hastalığın ilerlediğini gösteren diğer bir belirti de bacaklara sık sık kramp girmesidir. En ileri safhada ise hasta idrar kaçırmaya başlar.

Röntgen filmleri,Bilgisayarlı Tomoğrafi ve Manyetik Rezonans (MR) çekilerek, daralmış disk aralıkları ile kalınlaşmış faset eklemlere bağlı oluşan spinal kanalda daralma ve daralan kanal içerisinde omuriliğin sıkıştığı gösterilebilir.

Sadece uyuşmanın veya yanmanın olduğu başlangıç döneminde hastaya kilo vermesi tavsiye edilir, fizik tedavi ve ağrı kesici ilaçlar önerilir. Eğer bu darlık ileri derecedeyse, yani hasta yürürken sık sık dinlenmek ihtiyacını duyuyor veya geceleri uyuşukluk nedeniyle uyanıyorsa mutlaka ameliyat gerekir. İyi seçilmiş ve geç kalınmamış hastalarda ameliyatla kanal genişletilmekte, omuriliğe ve sinirlere olan bası ortadan kaldırılmaktadır. Yapılan bu cerrahi işleme Lomber Dekompresyon yada Laminektomi denir. Omurilik basısı ameliyatla giderildikten sonra hastanın ağrıları zamanla azalır ve kaybolur. Dar kanal olgularında, bazen omurlar birbiri üstünden kaymış (spondilolistezis) olabilir. Bunun sonucunda omurlar arasında anormal hareketler (instabilite) olabilir. Bu gibi vakalarda dekompresyon cerrahisine ek olarak ilgili omurları sabitlemek için spinal füzyon cerrahisi de yapılmalıdır . Spinal füzyon; birbirine sabitlenecek omurların arasına kemik parçaları, kemik benzeri maddeler ve/veya metal aletler (enstrümentasyon-vidalar) yerleştirilerek yapılır.Lomber dar kanal ameliyatı sonrası hastanede kalış süresi üç gündür. Hastaların çoğu ameliyattan 6 ile 9 ay sonra eski tüm aktivitelerini rahatlıkla gerçekleştirebilmektedir.Genellikle günlük aktivitelere ve normal bir yaşama dönebilmesi için hasta ameliyat sonrası bir rehabilitasyon programına alınır. Ayrıca hastanın uygun görülen özel korseyi iki ay süreyle kullanması gerekebilir.

Akustik nörinomaların neden ortaya çıktığı bilinmemektedir. Bu tümörün belirli bir tür tümör baskılayıcı gende bir bozukluk olduğu zaman ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu tümörler bazen nörofibramatozis tip 2 (bir diğer adı da von Recklinghausen hastalığı) denen bir kalıtsal hastalıkta oluşabilmektedir.

Akustik nörinomalar genellikle bir milyonda 10 kişide görülürler. En çok 30-60 yaş arasında ve kadınlarda daha sık görülürler.

İlaçlı beyin MR görüntülemesi akustik nörinomaların tanısında kullanılan en iyi yöntemdir.

Tümör ne kadar büyükse tedavi de o kadar karmaşık ve zor olacağından erken tanı ve erken tedavinin önemi büyüktür. Bu tümörün tedavisinde genellikle bir beyin cerrahı ile bir kulak-burun-boğaz cerrahı birlikte çalışırlar. İşitme kaybının olup olmamasına, tümörün büyüklüğüne ve pozisyonuna göre en etkili cerrahi yaklaşım seçilir.

• Cerrahi girişimin amacı hastanın dengesini, yüz mimiklerini ve yüzdeki duyuları ve görmeyi korumak ve geri kazanmaktır. • Tümör işitmeden sorumlu olan 8. sinirin etrafında geliştiği için, işitme kaybı genellikle kalıcı olur. Cerrahi girişim öncesinde kaybedilen işitme geri gelmez. Tümör büyükse genellikle işitme kaybı tam olur.

• Büyük tümörlerin çıkartılması sırasında genellikle yüz kaslarını yöneten sinir zedeleneceği için kalıcı yüz felçleri ortaya çıkabilir.

• Çok büyük tümörler beyin sapına bası yaparak beyin omurilik sıvısının normal akışını engelleyebilirler. Bu durumda beyin içinde sıvı birikimi yani Hidrosefaliye neden olabilir. Bu da hayatı tehdit eden bir durumdur. Bu durumda cerrahinin amacı beyin içinde biriken sıvının normal akışını sağlamak ve beyin sapı üzerindeki basıyı kaldırmaktır.

• Cerrahi girişim sonrasında sık rastlanan yan etkiler baş ağrısı, bulantı, huzursuzluk ve koordinasyon güçlüğüdür. Bu yan etkiler genellikle birkaç hafta içinde azalır. Bazı durumlarda rehabilitasyon tedavisi gerekebilir.

• Stereotaktik radyocerrahinin amacı tümör büyümesini yavaşlatmak ya da durdurmaktır; tümörü iyileştirmek ya da yok etmek değildir. Radyocerrahi genellikle ileri yaşlardaki ve genel sağlık durumu ameliyatı kaldıramayacak durumda olan hastalara uygulanır.Bazı durumlarda cerrahi sonrasında kalmış olabilecek tümör parçalarının yok edilmesi için de radyocerrahi kullanılabilir.Radyocerrahi sadece küçük tümörlere uygulanabilir. Radyocerrahi de zaman zaman yüz felçleri ya da işitme kayıplarına neden olabilmektedir.

• Gözlem. Bu tümörler genellikle çok yavaş büyüdükleri için çoğu zaman herhangi bir belirti vermeden kalabilirler. Bu durumda MR ile düzenli aralıklarla takip edilip büyüyüp büyümedikleri izlenebilir.

Akustik nörinomalar iyi huylu, kanser olmayan tümörlerdir. Vücudun diğer yerlerine yayılım (metastaz) yapmazlar, ancak büyümeye devam ederek kafatası içindeki önemli yapılara bası yapabilirler. Cerrahi girişim ile hastaların %95’inde tümör tam olarak çıkartılabilmektedir. Bu ameliyattan ölüm riski %1’in altındadır. Küçük tümörü olan hastaların yaklaşık % 95’inde kalıcı yüz felci ortaya çıkmaz. Ancak büyük tümörleri olan hastaların yaklaşık üçte ikisinde ameliyat sonrasında kalıcı yüz felci görülür. Küçük tümörü olan hastaların yaklaşık yarısında tümörün olduğu tarafta bir miktar işitme kalacaktır. Radyocerrahi sonrasında sinir hasarı, işitme kaybı ve yüz felci gibi istenmeyen durumlar belli bir süre sonra bile ortaya çıkabilmektedir.